Sungu Çapan’ın ardından… İyi ki tanıdık dostluğunu paylaştık

Üniversite çağları bilgi görgünü, okuma açlığını giderme, dünya görüşünün biçimlenmesini daha kalın gövdelere oturtma dönemidir aynı zamanda. Naçizane ben de sinemaya gönül vermiş bir genç olarak 80’li yıllarda öğrenci kimliğimle daha fazla film izleyip sonradan da “İzlediklerim üzerine neler yazılmış?” diye bir şeyler okumak isterken karşıma iki temel direk çıkıyordu: Biri Cumhuriyet’teki köşesinden her cuma sinemaseverlere seslenen Atillâ Dorsay, diğeri de 15 günde bir yayımlanan Milliyet Sanat’ın sayfalarında keşfettiğim Sungu Çapan.

Bendeki merak sonraki yıllarda profesyonel bir hal alıp ‘sinema yazarı’ kimliğine dönüşünce bu iki usta da aynı zamanda meslek büyüğüm olarak hayatımdaki özel yerlerini de aldı. Sevgili Sungu Abi’miz (ki biz aramızda ‘Sungu Baba’ derdik ona hep), ne yazık ki cumartesi akşam suları “Benden bu kadar” dedi ve sahneyi terk etti. Abimiz, büyüğümüz, yazı ustamız, neşemiz, muhabbet kaynağımızdı.

Uzun cümleler kurardı

Yazı-çizi işinde genç bir kalemseniz üslubunuzu, tarzınızı, rotanızı bulma aşamasında gidip gelmeler, kimi savrulmalar, sizden önce o patikalardan, yollardan geçenlere ve belli noktalara gelenlere öykünmeniz, onlar gibi yazmaya çalışmanız doğaldır. Sungu’nun yazı tarzında en önemli özelliği son derece uzun cümle yapılarıydı. Bazen 10-12 satırı bulan, bol virgüllü, bol göndermeli, bol bol bilgi içermeli ifadeler yer alırdı metinlerinde.

Milliyet Sanat sonrası Gelişim Sinema, Nokta gibi yayınların yanı sıra o dönem Hürriyet çatısı içinde çıkan Gösteri, Tempo, TV’de 7 Gün, Formen gibi dergilerde de yazmıştı. Ben de meslek yürüyüşümün ilk bölümünde Aktüel’de çalışırken yazılarımı okuması için önce yazı işleri müdürümüz Metin Soysal’a atardım, oradan da sayfaya çekilirdi. Sevgili Metin, Hürriyet Grubu’ndan geliyordu ve özellikle Tempo döneminde bol bol Sungu’nun yazıları okuduğu için benimkilere göz atarken “Yine Sungu gibi upuzun cümleler kurmuşsun” derdi. Ben de bu uyarılar sonucu, fark etmeden o dönem Sungu’nun üslubuna öykündüğü anlamıştım. Sanırım bilinçaltım “Bakın, ben de onun gibi uzun cümleler kurabiliyorum” diyordu!

1947 yılında doğmuştu Sungu Çapan. 1965’te İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Sanatları Bölümü’nde eğitim görmeye başladı. Sinematek’in kurucu kadrosu içindeydi. Yeni Sinema dergisiyle atıldığı ‘film eleştirmenliği’ serüveni bütün hayatı boyunca sürdü. 1968-71 arası Paris’te ikamet etti, sinemayla ilgili Türkiye’de çıkan neredeyse her yayında yazdı. Birçok kitabın kapaklarını tasarladı (ki bunların arasında Atillâ Dorsay’ın ilk kitabı olan ‘Sinema ve Çağımız’ da vardı). En son Cumhuriyet’te yazıyordu.

Antalya Altın Portakal’da sinema yazarı dostlarıyla…

Parayı umursamazdı

Son derece mütevazı, gönlü geniş, kalender bir kişiliği vardı, parayı pulu önemsemezdi. İkimiz de kedici olduğumuz için ana konularımızdan biri de buydu. “Uğur ya, benimkiler yine doğurdu, ev halkı iyice çoğaldı” derdi, ben de “Abi kısırlaştırsana” derdim, “Valla zaman bulamadım, yine hızlı davrandılar” cevabını verirdi.

Antrakt’ta çalışırken İstiklal Caddesi üzerindeki ofisimiz ya da Cihangir’deki yerimiz sinema yazarları için de bir tür soluklanma adresiydi. O dönemde Sungu Beyoğlu’nda izlediği filmlerden sonra yanıma uğrar, muhabbet ederdik. Ya da aylık yazısını getirir (Bize bir ‘İtalya sineması’ dosyası hazırlamıştı, alıp bassan kitap olur), o vesileyle hasbihal ederdik. Grafik kökenli olduğu için çok güzel, ‘inci gibi’ tabir edilen bir el yazısı karakteri vardı. A4 dosya kâğıdına yazdığı metinleri getirir, biz de basın dünyasına henüz teşrif etmiş bir alet olan (!) bilgisayarda yazdıklarını dizerdik.

Sıkı bir rock’çıydı

Sinema bilgisi muazzamdı, keza müzik bilgisi de. Gençliğinde 68’in tozunu yutmuş biri olarak sıkı rock’çıydı, dönemin bütün gruplarına ve şarkıcılarına hâkimdi. Aynı zamanda çok iyi bir futbolseverdi. Sıkı Beşiktaşlıydı ve siyah-beyazlı takımına maçlarını hâlâ radyodan dinleyecek kadar bağlıydı.

Sungu Çapan, son 1.5 yıldır sağlık sorunları yaşıyordu. Bu dönemde Sarıyer’de yıllardır ikamet ettiği evden ayrılarak can dostu Yücel Göktürk’ün yaşadığı Heybeliada’ya taşınmıştı. En son geçen haziranda bir grup sinema yazarı (Tunca Arslan, Olkan Özyurt, Şenay Aydemir ve ben) adaya gidip kendisini ziyaret etmiştik. Meğerse son görüşmemizmiş. Dün sonsuz yolculuğuna uğurladığımız üstadımızı iyi ki tanımış, dostluğunu paylaşmış, yazılarını okumuşuz. Bir kez daha tüm sevenlerinin başı sağ olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir